Yok Satan Eski Kırkbeşlikler

 


Renkli atlaslar çizelim önümüze. Uzun uzadıya çimenli stepler ve düşük eğimli helezonik tepeler. Başını kaldırdığında boylu boyunca mavilik. Bulut tarlaları gibi renk renk dizilmiş buğulu pamukçuklar.

Gidelim dediğimizde yürümeye başlasın ayaklarımız. Duralım dediğimizde seriliverelim önümüzdeki yeşilliğe. Zaman sessizce aksın rüzgarda sürüklenircesine. Sözcüklerimiz de bulutlar gibi gökyüzü atlasında sürüklensin. Bekleyen kimse olmasın, merak eden bulunmasın arkamızda. Ocakta yemek olmasın, kucağa alınmayı bekleyen çocuklar olmasın.

Özlenen yaşamlar bu doğrultuda artık. Metropolleşen, globalleşen, birbirinin aynısı olmaya dönüşen dünyamızda farklı olan şey; kendi halinde yaşayıp giden doğa artık. Steplerin ortasında tek başına duran ağaç acayip ilgimizi çekiyor. Bir havaalanının camından ileriye doğru baktığımızda ufka yakın çizgide koyunlarını otlatmakta olan küçük çoban ilgimizi çekiyor. Sokak önünde avlu dışına kilimini sermiş oturan sevimli teyzeler türünün son örneği ilgisini hak ediyor. Neredeyse onları korumak için doğal parklar oluşturacağız.

Bir turistik gezide en çok ziyaret edilen yerler, en çok alınan ürünler arkaik ve antik şeyler. Yeni, modern, teknolojik olan her şey hızlı bir şekilde kan kaybediyor aslında. Hızlı olan, kendini çekici ve bağlayıcı zanneden modernizm ve teknoloji kendini tüketme konusunda da sınır tanımıyor. Bağlamak adına yaptığı her çaba, dinginliği, otantizmi, eski olanı aratıyor, özletiyor. Eskiyle aramıza yeni duvarlar ördükçe bu duvarlar daha naif daha kırılgan oluyor aslında.

Yeninin artık sonuna geliyoruz galiba. İnsanlar müzikte, edebiyatta, sanatta, ilişkilerde eski olanı arıyor. Eski kırkbeşlikler yok satıyor. Siyah beyaz film izleyen insanların sayısında bile artış var. Sinema salonları yakında onları kolajlayıp izleyiciye tekrar sunmaya kalkarsa şaşırmayın.

Ergen yaşlarındaki çocuklarımda da fark ediyorum bunları. Yeni çıkan müzikler çalma listelerinde sık yer değiştirirken eski müzikler bundan beş sene önce neredelerse hâlâ aynı yerdeler. Markalar, kulaklıklar değişiyor sadece; çalınanlar değişmiyor. Pink Floyd, Bee Gees, Cem Karaca, Barış Manço, Sezen Aksu onların da başlıca sevdikleri sanatçılar. Eskiyi yaşamamış, görmemiş olanlar bile onu tanımadan sevebiliyorlar demek ki.

Peki biz eskiler ne kadar mutluyuz yeni dünyadan? Nerede o eski, diye başlayan cümlelerimizi her tür ve yaşantı için söylemek mümkün. Bayramlar, şarkılar, şiirler, romanlar, filmler…

Daha çok yaşatıp daha hızlı öldüren bir dünyada yaşamak nasılsa öyle işte mutluluğumuz. Daha çok seçenek sunup daha az tat veren bir dünyada ne kadar olunursa o kadar mutluyuz.

Sevgililiklerin, evlilik ilanlarının en sıra dışı, en çok yaşandığı çağdayız. Bir Berke ile Beyzanur, bir Toygar ile Ecrin aşkı dillere destan olamıyor nedense. İlle de Mecnun, ille de Şirin…

Ergenliğin zirvesinde çocuklarım bile yepyeni aygıtlarıyla en eski kırkbeşliklerin müşterisi olabiliyor ve ultra lüks gece kulüplerinde altmışlar, seksenler geceleri çok büyük ilgi görüyorsa artık modernizmin kendini ciddi ciddi sorgulama zamanının geldiğini söyleyebiliriz. Yapar mı bunu, bilinmez ama şunu yaptığı kesin: Eskiye özlemimizi bile süsleyip paraya çevirdiği. Yeni olandan bıkma hastalığımız da modernizmin para kazanma hastalığının bir kurbanı artık.

Gel de uzun uzadıya yeşillikleri, geniş stepler arasında tek başına duran yeşil ağacı özlemle anma. Ne paraya çevirir verdiği huzuru ne ressamlara para karşılığı poz verir. Sessizce altına uzanır, gölgelenir ve ayrılırsınız yanından, teşekkür etmek bile gelmez aklınıza.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir