Tarihin Derinliklerinden Buzdolabı Süsüne: Cumalıkızık


Bursa’da Uludağ’ın eteklerinde tarihi mi tarihi, otantik mi otantik bir köy var: Cumalıkızık.

Cumalıkızık köyü tam anlamıyla otantik bir köy. Tarihi dokusunu korumakta ve içinde bulundurduğu evler en az 150 yıllık. Osmanlı imparatorluğunda yaşamak isterseniz buyurun, bu köyde kısa bir gezinti ile yaşamadım demezsiniz. Esasen bu bölgede 15 tane kızık köyü varmış ancak büyük savaş ve kurtuluş savaşı bu bölgede de hayli kayıplara yol açmış.

Bursa yakınlarında kurulan Osmanlı Beyliği kuruluşundan kısa zaman sonra bölgeye hakim olmayı başarmış, 1326 yılında Bursa’yı, 1331 yılında İznik’i fethederek yörede varlığını kesin olarak kabul ettirmiştir. Böylece Osmanlı halkının bu topraklara yerleşerek kentler ve köyler oluşturması sağlanmıştır. Cumalıkızık vakıf köyü olarak kurulmuş ve bu özelliğini; yerleşim dokusu, konut mimarisi ve yaşam biçimine yansıtmıştır. Uludağ’ın kuzeyindeki dik etekler ile vadilerin arasında sıkışıp kalan yöre köylerine bu konumlarından dolayı ”kızık” adı verilmiştir. Köylerin birbirlerinden ayrılması için de dereye yakın olanına Derekızık, Fidye verene Fidyekızık ve kızık köylerinden topluca gidilerek cuma namazı kılınan köye de Cumalıkızık adları verilmiştir.

İnsan taş döşemeli dar sokaklar boyunca uzanan mor, mavi ya da sarı renklere boyanmış, kerpiç, tahta ve taş karışımı evleri gördüğünde köyün iyi korunmuşluğu karşısında hayrete düşüyor. Malum, güzel Türkiye’mizde çok koruyabildiğimiz bir tarihi yapı söz konusu değil. Tarihi 1300’lü yıllara dayanan köyde betonarme bina yok denecek kadar az, tüm evler aslına uygun olarak restore edilmiş. Bu evler tipik olarak cumbalı, iç avlulu ve en güzeli bu avluları restoran olarak işletiyorlar… Öyle güzel ki, Osmanlı sivil mimarisinin en gözde örneği olarak tarih, sanat tarihi, mimarlık gibi dersler de okutuluyor. Öyle çanak antenmiş, ışıklı tabelalarmış köyün ana girişi hariç böyle görüntü kirlilikleri de yok.

Cumalıkızık köyü iyi korunmuşluğu ve Osmanlı’nın kuruluşundaki önemi sebebiyle 2014’te UNESCO Dünya Mirası Listesi‘ne kabul edilmiş, yani bir diğer tabirle tüm insanlık için önem arz ediyor diyebiliriz. 

Önem arz eden başka bir durum daha var ki, belki Cumalıkızık köyünün popüler olma sebeplerinden birisidir: “Kınalı Kar” dizisi bu köyde çekilmiş ve bu sayede yerli, yabancı turistlerin daha da fazla ilgisini çekmiş. Bana hep enteresan gelmiştir, tarihi ve coğrafyası ile ön plana çıkamayan bir köy nasıl olur da bir tv dizisi ile ünlenir. Galiba bu konu ne kadar televizyon düşkünü bir millet olduğumuzun göstergesi. Her köşede fotoğraf çekmeye çalışan ben, Kınalı kar dizisinin çekildiği eve girip 15 dakika fotoğraf çekebilmek için beklediğimde anladım insanların tam olarak neye önem verdiğini.
Sonuç olarak öyle ya da böyle bu aşırı turist yoğunluğunda da olsa teyzeler ne yöresel kıyafetlerinden vazgeçmiş ne bağından ne de bahçesinden. Aynı geleneksellik çerçevesinde özlerini korumaktalar, bu da takdire şayan. Hatta ablamın büyük oğlu Mehmet Selim yöresel oyuncak istediğinde ”hayır o oyuncak alınmayacak” cevabını duyan bir teyze ”Aferin kızım, güzel evlat yetiştirmişsin, çocuğunu reddettin ama hiç ağlamadı. Şimdilerde böyle evlat da, anne de bulmak zor” sözlerinden aynı gelenekselliği de bir iki alt kuşaktan umdukları aşikar.
Cumalıkızık’ı çok beğendim. Fotoğrafçılığa, mimariye, Osmanlı tarihine ya da sadece estetik yerlere meraklı olanların çok keyif alacağı bir yer. Özellikle haftasonları Bursa’lıların favori kahvaltı mekanı oluyor, dolayısı ile 10’dan sonra sandalye kapmaca başlıyor. Yaz, kış bu böyle. Diyeceğim o ki, kahvaltıya gelecekseniz erken gelmeniz lazım.
Yemeksiz ya da kahvaltısız bir gezme planınız varsa eğer 1-2 saat yeterli Cumalıkızık’ı gezmek için ancak kahvaltısı ile de ünlü olan bu şirin köyümüzde kahvaltıyı tercih edecekseniz gezinize 2 saat daha ilave etmeniz gerekecek. Organik kelimesinin sosyal hayatımızda çok yer işgal ettiği şu son dönemlerde kahvaltı sofrasına gelen her şeyi organik bilmemenizde fayda var. Mutlaka organik ürünler de var ama çevre marketlerden gelenleri de yabana atmamak lazım.
Dipnot olarak; bizler tarihi ile coğrafyası ile ve yaşadığımız hayat ile örnek olabilen bir toplumuz. Tarihi ya da coğrafi gezilerimizden sadece buzdolabı süsü mü anlıyoruz ki her yerde onlar satılıyor ya da bizim tek mirasımız buzdolabı süsü mü? Gelenlere verebilecek daha güzel materyallerimiz zaten hali hazırda mevcut. Geleneksel yiyeceklerimiz, geleneksel kıyafetlerimiz, olağanüstü yaşanmışlıklarımız, tarihimiz ve daha bir sürü hatıramız varken lütfen artık şu magnet kirliliğinden kurtulalım…

Gezmek değildir önem arz eden azizim, gezerken biriktirdiğin anılar, gezdiğin yerlerde ki binbir canlı-cansızla kurduğun iletişim ve o anları ölümsüzleştirmektir esas olan. Gezerken okumak mı? İşte tam olarak kastettiğim bu!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir